YILKIDAN DÖNERKEN- Ömer Faruk ÜNALAN
YILKIDAN
DÖNERKEN
Atlar
insanlara benzer bir bakıma. Sevilmek, vefa, kıymetli olunmak gibi muhteşem
beklentileri vardır örneğin. Bir uyanığın hiç kimsenin düşünmediği gibi düşünmeyi
akıl edip onlardan birini evcilleştirmesiyle başlar yeryüzündeki maceramız. Atın
evcilleştirildiğinin tüm dünya tarafından öğrenilmesi belki de ilk defa ecdadın
Çin’e yaptığı akınlarladır. Düşünsenize at üstünde bir grup sıkı arkadaş, Çin’e
akın düzenlemiş ve at sırtında onların manevralarına tanık olan Çinli dostlarımız
gördükleri manzara karşısında dehşete kapılmışlar. Hep mizahi gelmiştir bu
durum bana.
“At” motifi
Türk edebiyatında en fazla kullanılan motiflerden biridir. Özellikle 1950’li,
60’lı ve 70’li yıllar köyle birlikte atın da sıkça edebiyatımızda görüldüğü
yıllardır. Bahsi geçen yaklaşık yirmi beş yıllık zaman dilimi Türk romanında
köy modasının da yaygınlaştığı yıllardır.
Reşat Enis
köydeki sınıf kavgasını ele alıp köy edebiyatının kurucusu sayılsa da yeni
rejimin Türk köylüsüne tepeden bakışı hep Yaban’la anılmıştır. Oysa Yaban’ın
hem tezli bir roman oluşu hem hâkim sınıfın siparişiyle yazılması ve fazlaca
ideolojik yönlerinin bulunması onu köylü romanı olma özelliğinden alıkoyar
bence. Yaban gibi ideolojik temelleri bulunan bu dönem romanlarının birçoğu
gerçekçi bir şekilde köy hayatını anlatmak yerine tezlerini şırıngılama derdine
düşmüştür. Fakir Baykurt, Yaşar Kemal gibi toplumcu gerçekçi yazarlar da köy
meselelerine ideolojik yaklaşmaktan geri durmamışlardır. Oysa Abbas Sayar
romanlarında köyü ve köylüyü gerçekçi bir biçimde dile getirmiş nadir
romancılardandır. Köyün genel geçmez hakim “Böyle gelmiş, böyle gider.” zihniyetini
dile getirişini sistemle ilgili saysak bile olaylara asla ideolojik bir biçimde
yaklaşmayan yazarın, köy ve köylüyü diğer birçok romancının yaptığı gibi klişe
sözlerle betimlememiş olmasını bizzat o atmosferde nefes almasına
bağlayabiliriz. Azımsanmayacak kadar büyük bir yazar kitlesinin köyde hiç
yaşamadığı halde köy edebiyatına soyunmuşluğunu göz ardı etmezsek Sayar’ın
başarısını daha iyi anlayabiliriz.
“Duyduk rüzgâr efendi duyduk. Kış geliyor
diyorsun. Hoş geldi, sefalar getirdi. Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi? Sen
öyle delicoş esip durma. İşleme fakirin ciğerine. Harmanda isteriz, nazlı
geline dönersin. Duyduk, işte kış geliyor. Sen söylemeden ağaçlar söyledi onu.
Baksana dere boyundaki kavaklara, bir uçlarında kaldı yaprak. Sen bilir misin
ne der o yapraklar. Kış geliyor der. Hem de zorlusundan. Allahteala bilir
gayrik karın kalkmasını. Mart mı der, nisan mı der? Sen ecik yavaş gel insanın
üstüne. Üşüdük işte, donduk işte. Hal kalmadı çift demirini sökmeye.” Üssüğün
İbrahim’in sözleriyle köye inen ruhumuz romanın sonuna kadar köy ikliminden çıkamaz,
çıkmak da istemez doğrusu. Çünkü içtenlikte karşı konulamaz bir cazibe vardır. Bunu başarmak Türk Edebiyatında ne Fakir
Baykurt’a ne Yakup Kadri’ye ne Nabizade Nazım’a nasip olmuştur. Abbas Sayar köyün
tozunu yutmuş bir İç Anadolu insanı olarak ağzına hâkim bir romancının
yaptığını yapar ve yaşadıklarını gerçekçi bir biçimde kurgulayarak okuyucuya
anlatır. İşte tam da başarısının en büyük nedeni budur.
Köylü
hakkındaki düşüncelerini kahramanlarının ağzından ifade etmeyi iyi beceren
Sayar, fukaralığın ne zalim bir iklim olduğunu Üssün İbrahim’in ağzından
çarpıcı bir biçimde okuyucuyla paylaşır: “Gözü kör olsun yokluğun. Yokluk bel
kırar, adamı insanlıktan cüda eder… Allah beni kurtardı, cümlesini kurtarsın.
Emme şu bizim köylüyü kurtarmasın. Bunlar nimet azgını, bunlar gavur. Gavurdan
da kötü. Allah bunları açlıkla terbiye etsin. Çarıkları ayaklarını sıksın,
tabanları yarık yarık olsun… Kömsen, solucan olup toprağın altına girerler.
Bulmadan geri çıkmazlar. Şunlara mı acıyacaksın? Sen Cenab-ı Rabbülalemin’den
daha mı iyi bileceksin…” Kahramanımızın köylülerle ilgili düşüncesi muhtemelen
yazarın da düşüncesidir. İsmet Özel’in Akla Karşı Tezler şiirindeki “Köylüleri niçin öldürmeliyiz? /Bu sorunun karşılığını bulamıyorum / içinden çıkılmaz bir olay, ama önemsiz / köylüleri öldürmesek de olur / hatta onların kalın suratlarını görmezlikten gelebiliriz / yapılacak çok şey var daha” dizeleri gibi köylünün
önemsizliği vurgulanır aslında romanda. Ama bu önemsizlik Yaban’daki ideolojik
durumdan farklıdır. Yaban’da tamamen sistemi desteklemeye yönelik düşünceler
sevdirilmeye çalışılırken, sistem karşıtı köylü adeta lanetlenir. Oysa Sayar,
köylüyü eleştirirken bunun karşısına sistemi koymaz. Aksine düşünceler asla köyün
dışına çıkmaz. Yazar baştan sona kadar köylünün birbirinden memnuniyetsizliği
üzerinde de durmuştur romanda. Hatta
Hıdır Emmi’nin kısrağı ölmek üzere iken ahırına almasını, ona bakıp sağlığına
kavuşturma çabasını dahi gösteriş tutkusuna bağlamıştır. Hıdır Emmi’nin iç
dünyasına ilahi bakışla inen yazar onun yaptığı iyiliğin sebebini “desinler”le açıklar;
Allah rızasından daha önce, arkasından “İnsaniyet böyle olur.” dedirtme
çabasıyla yineler. Hıdır Emmi’nin
“desinler”ine karşılık, kendilerinin yapmadığı iyiliği başkası yaptığı zamanki
garip duruma köylünün gösterdiği tepki de gözden kaçmaz. Kimisi bu iyiliği
gösterişe bağlar; kimisi menfaate, makam isteğine ve gizli emellere kimisi...
Aslında köylünün genetiğinde var olan “bana necilik” in asla değişmeyeceğini
köy halkının ağzından belirtir yazar.
Yılkı Atı’nın satır aralarında yazarın köylüden memnuniyetsizliği
gizlenmezken “köylü davranışları”nın gerçekten olağanlığı garipsenmemelidir. Çünkü
bilim, doğrunun ne kadar da geleneğe bağlı olduğunu ispatlamıştır. Böylece
toplumun bütün kesimlerinin bir genetik etrafında döndüğü ve gelenekle günümüze
ulaşan bu genetiğin değiştirilmesinin imkânsızlığı romanda vurgulanmaya
çalışılır.
Dorukısrak,
Kırat, Çılkır, Demirkır ve hatta Tanabay’ın Gülsarı’sı... Hepsi aynı
toprakların farklı hikâyeleridir aslında. Dışlanmışlığın hüküm sürdüğü
coğrafyalarda hayata birlikte tutunma mücadelesinin adıdır onlar. Gecenin
zulmüne alışkın, bulduklarına razı halleri, onursuzluklarından değil hayatı
olduğu gibi kabul edişleriyle ilgiliydi. Her biri hikâyesi farklı bireylerdir.
Yıllar öncesinin vazgeçilmezleri; yıllar sonrasının gözden çıkarılmış, hesaptan düşülmüş, defterden silinmiş, kapı
dışarı edilmiş canlıları.
Yaşam
acımasızlıklarla doludur çoğu zaman. Zirve yıllarında görülen itibar ve
şatafat, kabiliyetler elden gidince aşağılık bir hale dönüşür. Yerkürede böyle enstantaneler hem insanlar için
hem de hayvanlar için fazlaca görülür. Çocukluğumda işe yaramaz, yaşlanmış
köpek ve kediler bir torbaya konulup şehirden uzak bir dağ başına bırakılırdı.
Buna da “azıtma” denirdi. Çoğu zaman döner gelirdi azıtılan hayvanlar. Sahip, inat
edip mükerreren operasyonlarına devam eder ve sonunda hayvanlardan kurtulurdu.
Hayvanlar evi bulamadığından değil, belki de istenmediğini anladıklarından
dönmezlerdi artık evlerine, kim bilir.
Zamanında
sahibine itibar ve nam kazandıran Doru kısrağın hikâyesi de Gülsarı’nın hikayesinin benzerdir aslında.
Evin uğuru, umut direği olan Dorukısrak; İbrahim’in gururuydu. Ne zaman ki
yarış kaybetmeye başlar işte o zaman işler tersine döner. Güzel günler tez
unutulur. "Bir at arabaya koşulmaya görsün.
Kredisi beş paralık oldu demektir." Bununla da kalmaz kışa girerken geçim
derdine düşen İbrahim Doru’yu yılkıya
bırakır. İşte o andan itibaren trajik bir olay başlar. Dorukısrak’ın defalarca
evine gelip kapının yüzüne kapanmasıyla başlayan, dağ ve ovada geçen koca bir
kışın da öyküsüdür Yılkı Atı.
“Tokluk, hayatı düşündürür. Toklukla
birlikte, hayatla olan bağlantı artar, kavileşir. Tokluk bir gâvur şeydir. İyi
bir gâvurluktur tokluk. Kini azaltır, hoşgörülüğü artırır.” Peki ya açlık?
Açlık zulümdür. Açlık yiğidi itibarsızlaştırır ve insan ırkını sürüngenler
taifesine yaklaştırır. Ama açlık zenginleştirir de insan ruhunu. Dorukısrak da
açlığın, horlanmışlığın dayanılmaz ikliminde zenginlikle tanışmış ve tayını da
alıp yanına, sırra kadem basmıştır İbrahim’e hak ettiği dersi verip.
Toplum davulun
tersini vurur. Her şeye yorum yapar. Aynaya bakmadan ayna olmaya çalışır.
Yanlışları dile getirmekte üstüne yoktur. Başkalarını konuşmak toplumun işidir.
Olayların dışında kalıp olayları konuşmaktan zevk alan kişilere de köylü denir.
Köylünün “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” zihniyetine gönderiler vardır
romanda. Sadece Hıdır Emmi’dir elini taşın altına koyma becerisini gösteren. O
da “Hıdır Emmi bir başka adam, Allah rızası için elin umutsuz atına baktı.
Eledi, beledi, kıt yeygisini yedirdi. Atı iyi etti. Yeniden geldiği yere
gönderdi.” sözlerini duymak için sahip çıkmıştır Dorukısrak’a.
Köylüyü eserde ikiye ayırır Abbas Sayar. Birincisi “bana dokunmayan
yılan bin yaşasın”cı toplum (çoğunluk), ikincisi ise “bana iyi desinler”ci
toplum. İki uçtan başka alternatif bırakmaz beynimize yazar.
Sayar’ın kullandığı
şiirsel dil, İç Anadolu ağzının otantik iklimiyle birleşince tadına doyulmaz
anlar yaşatır insana. “Allah acı bir tokat olmalı. Her kim ki kötü bir amel
peşinde, indirmeli şamarı.” Halkın yaşayan dilinin romanda kullanılması aslında
yazar açısından riskli bir durumdur. Çünkü romandaki yerel kullanımlar çoğu
zaman anlatımı sıkıntıya sokar ve işin içinden çıkılmaz durumlar doğurabilir.
Oysa kahramanlarının konuşmaları ile Sayar’ın üslubu arasında öyle bir uyuşma
var ki romanda ne sırıtma göze çarpar ne de doğal olmayan bir durum.
Yazın abanı al,
kışın ister al ister alma; karayelin de çalım bozulur gibi köylünün tabiatla ilgisini
anlatan birçok atasözü ile hâlâ kullanılagelen “satlıcana tutulmak, ilayık
görmek, meşveret tutturmak” gibi deyimler de romanda kulağımızı süslemeye talip
olmuştur. Ayrıca “gecenin şüpheleri, kışın çalım satması” gibi birçok şiirsel
örnekle bezeli orijinal ve modern betimlemeler de göz doldurur bölümlerde.
İbrahim’in
sözleriyle başlayan öykümüz yine onun “Ulan namussuz Doru, ulan nankör tay bir
daha isminizi ananın, arayanın, soranın, aklından geçirenin anasını avradını
sülalesini…” sözleriyle biter. Realist başlayan romanın romantik bitmesi ise
ayrıca tartışılması gereken bir mevzudur. Ötüken Neşriyatın ufak tefek yazım
yanlışlarını daha sonraki baskılarda düzeltmesini temenni ediyor, insan türünün
sevilmek gibi muhteşem beklentilere girmesini ise tabi bir hak olarak
görmesinde hiçbir beis görmüyoruz. Şimdiki zaman avcıları rüzgârdan korunmak
için suçu, günahı geçmişe atarsa kıyamet kopsa ne fayda. Yılkıdan dönerken
bahar kalır mevsim.
0 yorum:
Yorum Gönder