Derviş ve Yol/Siyami YOZGAT
Roman on dokuzuncu
asırda edebiyatımıza girmiş ve zamanla şiirin hükümranlığına son vermiş önce “çılgın
ve derbeder bir çocuk, sonra kişiliğini arayan bir delikanlı” olarak ulaşmıştır
iki binli yıllara. Cesur adamların gerçekliğe attıkları koca koca kulaçlardır
nihayetinde roman sanatı. Derviş ve Yol da 21. yüzyıla cesaretle atılmış koca
bir kulaçtır.
Yozgat İsyanı’nı
anlatan Usat’tan sonra yine bir dönemin gerçeklerinden yola çıkan yazarımız
Siyami Yozgat; Derviş ve Yol’da, Usat’tan farklı olarak tarihi olayları arka
planda bir fon olarak kullanmayı tercih etmiştir. Okuyucuya dönemle ilgili kısa
kısa bilgiler veren yazar Sinan’ın şahsında uzun, ilginç ve maceralarla dolu
bir yolculuğun kucağına atar okuyucuyu.
Düşle gerçek
arasında zaman zaman gidip gelen Sinan’ın içindeki rahatsızlık “aşk”la daha da
gün yüzüne çıkmış ve kendince imkânsız olan bu aşk Sinan’ı yollara düşürmek
için kâfi gelmiştir. Tasavvuf okulunun değişik kademelerinden geçmeye gönüllü
talebeler gibi Sinan da bu kutlu yolculukta gönüllü ilerlemiş; kendisini kimi
zaman dağlarda, kimi zaman çöllerde, kimi zaman metruk bir mezarın yanı başında
bulmuştur. Cumhuriyet Dönemi’nin önemli medreselerinden Yozgat’taki Demirli
Medrese’de Şakir Efendi’nin talebesi olan Sinan’ın tekke ve zaviyelerin
kapatılmasıyla başlayan arayış içindeki yolculuğu Şam’da Muhyiddin Arabi
dergahında son bulur.
Romanın arka
planında ise yazar, yeni devlet ve yeni rejimi tartışmaya açar. Özellikle
ezanın Türkçe okunması, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve Şapka Kanunu’nu
sorgulattırır roman kişilerine. Bu bağlamda yakın tarihimizin Orta Anadolu’dan
puslu görüntüsüne de karşılaştırmalı bir biçimde şahit oluruz Derviş ve Yol’da.
Kün Yayınlarından
çıkan kitabın konusuna uygun masalsı anlatımı olaylara daha mistik bir hava
katmış ve çarpıcı bir biçimde şiiri nesre yaklaştırmıştır. Hatta kitabın bazı
bölümlerindeki bu şiirsel söyleyiş düş gücünün sıradan kelimeleri ne denli
zorlayıp baştan çıkardığının da bir göstergesidir. Kimi zaman yazarın iç
dünyasını açık eden çevre şartlarının etkisiyle tabiat tasvirleri ve ruh
tasvirlerinin uyumlu anlatımı bulutlanan gökyüzünün yağmaya hazırlanışı gibi
ruhumuzu okşamaya kasteder.
Üç yüz altmış sekiz
sayfalık roman aslında iki bölümden oluşmaktadır. Yazar birinci bölümde
olaylara giriş yapan üçüncü tekil kişili anlatıcıdır. İkinci bölümde anlatıcı ağız
değiştirmiştir. Sinan hem romanın kahramanı hem de birinci kişili anlatıcı
olarak kahraman-anlatıcılığa soyunmuştur. Öykü on beşinci bölüme kadar yazarın,
sonrasında ise Sinan’ın ağzından anlatılmıştır. Bu bağlamda yazar ile Sinan
karakterinin düşünce yapısı ve hayata bakış açısı arasında bir fark yoktur.
Dolayısıyla her halükarda kurmaca olan romanda yazarın iç dünyasıyla ilgili
kırıntıları bulup çıkarmak zor olmasa gerektir.
Romanda, efsane ve
menkıbelere de yer verilmiş başta Nesimi olmak üzere Yusuf ve Züleyha’ya,
Mantıku’t Tayr’a da roman kahramanları aracılığıyla değinilmiştir. Yakın tarihe
göndermelerin olması ve gerçek kişilerin hayatlarından kesitler sunması
bakımından inandırıcılığını artıran romanda düşle gerçek arasında kendini
arayan genç bir adamın yolculuğuna tanık olacaksınız.

0 yorum:
Yorum Gönder